Mecburiyetin Sarmaşıkları
Köşedeki küçük sobadan yayılan odun çıtırtıları tüm odayı sarıyordu. Çıtırtıların bir müzikalitesi vardı ve alevler de bu müziğin üstüne dans ediyordu. Dans… İnsan, sobanın içinde yanarken ateşin gücünü unutuyor. Kafesteki bir kaplana bakar gibi bakıyor, parmaklıklar vahşetini süzdüğü için alevlerin sadece güzelliğini görüyor. Ben daha derin baktıkça sobadaki alev gözlerime yansıdı. Alev gözlerimde kafeste değildi, olması gerektiği gibi yüce, özgür ve korkunçtu. Kokuyu da hissetmeye çalışarak bir iç çektim, zihnimi bir kabulleniş ve kabullenişle gelen bir dinginlik kapladı. İnsan olmanın doğasında buruk bir kabulleniş vardı. Olmuşu ve olacak olanı çoktan bilmenin kabullenişi. Gelecekten gelen belli belirsiz bir fısıltı, göz göze gelemediğimiz bir gölge, gelişimizle belli bir kaçış, savaşın başlangıcından belli bir yenilgi ve adımlar, mecburiyetten doğan adımlar… Bu mecburiyet, dış dünyanın benim üstümd...