Kayıtlar

Mecburiyetin Sarmaşıkları

     Köşedeki küçük sobadan yayılan odun çıtırtıları tüm odayı sarıyordu. Çıtırtıların bir müzikalitesi vardı ve alevler de bu müziğin üstüne dans ediyordu. Dans… İnsan, sobanın içinde yanarken ateşin gücünü unutuyor. Kafesteki bir kaplana bakar gibi bakıyor, parmaklıklar vahşetini süzdüğü için alevlerin sadece güzelliğini görüyor.      Ben daha derin baktıkça sobadaki alev gözlerime yansıdı. Alev gözlerimde kafeste değildi, olması gerektiği gibi yüce, özgür ve korkunçtu.      Kokuyu da hissetmeye çalışarak bir iç çektim, zihnimi bir kabulleniş ve kabullenişle gelen bir dinginlik kapladı. İnsan olmanın doğasında buruk bir kabulleniş vardı. Olmuşu ve olacak olanı çoktan bilmenin kabullenişi. Gelecekten gelen belli belirsiz bir fısıltı, göz göze gelemediğimiz bir gölge, gelişimizle belli bir kaçış, savaşın başlangıcından belli bir yenilgi ve adımlar, mecburiyetten doğan adımlar…      Bu mecburiyet, dış dünyanın benim üstümd...

Birine Uzanmadan

            Bir yalnızlık var etrafımızda; bizi saran bir sis, bir sessizlik. Kimsenin yüreğine asla tam olarak dokunamayacak olmanın hüznü var üzerimizde. Görmüyor muyuz? Savuşturmuyor muyuz? Saklıyor muyuz? Bu dünyada var olan her şey, insanın insana dokunması için var. Nesneler ve kavramlar, duygular ve zaman, kelimeler ve müzik, renkler ve esintiler…   Her şey insanın insanı görmesi, insanın insana değmesi için var. Bunca yardıma rağmen nasıl sadece teğet geçiyoruz birbirimizi? Her teğet geçişimde yüreğimde bir ağıt tütüyor. Annemin karnından ayrılışımın ağıtı, geride bıraktığım aşkların ağıtı, unutulmuş dostlukların ağıtı, tanıyamadıklarımın ağıtı… Yüreğimde asla anlayamayacak ve anlaşılamayacak olmanın, herkesi ve her şeyi teğet geçmenin ağıtı tütüyor. Hüzünlü bir yakarış, kabullenilmiş bir acı. Acı! Belki de insan buna mahkûmdu. Atomlar arasında olduğu gibi ruhlar arasında da bir boşluk vardı, ne eller ne yürekler birbirine dokunabiliyo...

Doğumda Ölenler

               Bu ses de ne? Bomboş sokağın ortasında daha önce hiç duymadığım bir melodi geziniyor. Enstrümanı çıkaramıyorum. Yoksa biri şarkı mı söylüyor? Hayır, şarkı demek duyduğum sesi aşağılamak olur. Bu kadar derin bir acıyı kimsenin hissedebileceğini düşünemezdim, bu kadar derin bir acının varlığından bile haberdar değildim ve biri bana bunu hissettiriyordu. Belli belirsiz başlayan ses, giderek yükseldi. Frekansı bedenime değil, benliğimin daha derin noktalarına dokunuyordu. Bu ses nereden geliyordu? Ne kadar acı verse de bu sesi bir kere duyduktan sonra kaybetmekten korkmaya başlamıştım. Onu bulmam gerekiyordu. Ben yürüyordum, o da bana yaklaşıyordu.               Tam yanımdan bir kadın bana çarparak geçti. Böylesine dikkat çekici bir kadını nasıl daha önce fark etmezdim? Lacivert bir elbisesi ve altın rengi uyumlu takıları vardı. Bakışlarımız bir anlığına buluştu. İk...

Kehribar

                 Adımlarını hızla atarken biraz suçlu hissediyordu. Sanki sadece ihtiyacı varken onu görmeye gidiyor gibiydi. Sanki mi? Bal gibi öyle yapıyordu. Haftalarca arayıp sormadan hayatına devam ettikten sonra nereden geldiğini bilmediği bir hüzün sisi ruhuna çökünce onu arıyordu. Çünkü biliyordu ki onun tek bir cümlesi bile tüm sisi dağıtabilecek güçteydi. Babasının nasıl bu kadar güçlü olduğunu, nasıl hep dimdik durduğunu anlayamıyordu. Kendisini yıkıp parçalayacak şeylere hiç zorlanmadan göğüs gerebiliyordu.                             Kötü bir evlat olmanın suçluluk duygusunu dağıtmak istercesine adımlarını hızlandırdı. Suçluluğu parçalayarak, hislerini yıkıp geçerek yürüyordu. Gözlerini kısarak baktığında babasının da ona doğru yürümekte olduğunu gördü. İkisinin de hızına bakılırsa tam sözleştikleri yerde, heykelin altında b...

Hatırlayamadıklarım

Hafızama güvenmem. “Sevdiğin insanlarla geçirdiğin güzel günleri say” desen sayamam. “Minnettar olduğun insanlar senin için ne yapmıştır” desen söylemem. Ama o insanları severim, o insanlara minnet duyarım. Hislerime güvenirim. Hislerin zamanı da aştığını düşünürüm. Geçmiş ve gelecek deneyimlerin izidir, sormanın ve sorgulamanın üstündedir hisler. Ve ben belki şimdi söyleyemem seni neden sevdiğimi, sana bakarken. Hatırlayamıyor olabilirim her küçük anı, her görünmez bağı. Belki söylenebilecek bir şey değildir. Belki daha paylaşmamışızdır o anları, gelecektedir her şey. Belki asla paylaşmayacağızdır, sadece bir olasılıktır her şey. Ama zamanı, hafızamı, olasılıkları ve diğer bütün ilkel kısıtlayıcılarımı aşan deneyimler; bir hisse dönüşür. Hatırlayamadıklarım, bir hisse dönüşür, taşırım kalbimde. Karşımda dur, saçlarını çek alnından, seni bir göreyim. Yüzün ne kadar tanıdık ve ne kadar yabancı. Kaybetmişim, bulmuşum. Bulmuşum, kaybetmişim. Özür dilerim. Çatık kaşlarını anlıyorum, ...

Beden

Hayır, tanrılar bize imrenmiyor. Tanrılar imrenemez. Tanrılar hissedemez. Ama biz onlara imrenebiliriz. Ve imrenebilmek yetisi, imreniliyor olmaktan çok daha yücedir. Sen! Sen, savaşçı! Sen çürürsün, sen korkarsın ve sen kanarsın. Köklerin var, çirkin köklerin, güzel köklerin… Neden onlar yokmuş gibi davranıyorsun? Senin bedenin var, neden ruhmuş gibi dolanıyorsun? Her adımında görüyorum.  Korkarak basıyorsun toprağa, süzülüyorsun sanki. Sert basmalısın, hissetmelisin. Nefesini içine doldururken hissetmelisin bedenini. İnkâr edemezsin. Yüce bir şey olmak istiyorsun, anlıyorum. Uçmak istiyorsun ruhlar aleminde; düşünmek, hissetmek, anlamak istiyorsun. Ama bunu kaslarını, yağlarını, kemiklerini ve kanını yadsıyarak yapamazsın. Sen hastalıksın. Durursan çürürsün. Bu nedenle koşmalısın. Sen aynı zamanda şifasın. Köklerinden uzanırsın. Sen bir hayvansın. Ruhun nefesindedir ve aşkın sevişmende. Nefesini yok sayarsan ruhunu yok saymış olursun. Fazlası olmak istiyorsun, anlıyorum. Am...

Boşluk

Kökleri olur insanın. Büyüdüğü ev olur, düş kurduğu bir yatağı olur. Işıkları kapadığında bile tanır duvarlarını, aradaki boşluğu ve soğukluğu. Kökleri olur insanın. Sonra köklerinden büyür, uzanır, dolaşır. Ama bir yere ait olur insan. Doğduğu yer olabilir, mutluluğu bulduğu yer olabilir. Bir kelimeye ait olabilir insan, bir melodiye, bir gülüşe, bir arayışa, bir yakarışa… Tanıdık samimiyetler sarar ruhunu. Sıcaklık bilindiktir, soğukluk da. Nefesler üflenir etrafına. Ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın koşacağı bir yer olur, bir kimse olur. Uzaklaşır, keşfeder dünyayı. Ve ne zaman ihtiyacı olsa köklerinin çektiği yere geri gider. Aynı kişilerle, aynı yerde, aynı şeyleri konuşur, aynı şeyleri hisseder. İşte bu eksikti bende. Köklerim yoktu benim. Nereye kök salmaya kalkışsam bir maske takar gibi, yüzümü boyar gibi hissettim. Ait değilim ben. Birileriyle de olamadım birey de olamadım. Savaşçı da olamadım, merhametli de. Aşık da kalamadım, yalnız da. Şehirli de olamadım, doğaya ait de...