Kehribar
Adımlarını hızla atarken biraz suçlu hissediyordu. Sanki sadece ihtiyacı varken onu görmeye gidiyor gibiydi. Sanki mi? Bal gibi öyle yapıyordu. Haftalarca arayıp sormadan hayatına devam ettikten sonra nereden geldiğini bilmediği bir hüzün sisi ruhuna çökünce onu arıyordu. Çünkü biliyordu ki onun tek bir cümlesi bile tüm sisi dağıtabilecek güçteydi. Babasının nasıl bu kadar güçlü olduğunu, nasıl hep dimdik durduğunu anlayamıyordu. Kendisini yıkıp parçalayacak şeylere hiç zorlanmadan göğüs gerebiliyordu.
Kötü bir
evlat olmanın suçluluk duygusunu dağıtmak istercesine adımlarını hızlandırdı.
Suçluluğu parçalayarak, hislerini yıkıp geçerek yürüyordu. Gözlerini kısarak
baktığında babasının da ona doğru yürümekte olduğunu gördü. İkisinin de hızına
bakılırsa tam sözleştikleri yerde, heykelin altında buluşacaklardı.
Babasına
baktı, sonra da kendi görüntüsünü düşünmeye başladı. Hafif yağlı saçlarını,
yolunmuş kanatılmış tırnak etlerini, kasılı duruşunu, gergin kaslarını, katı
mimiklerini… Savaşta gibi görünüyordu. Düşmanın belirsiz olduğu ama içeriden
geldiği belli bir savaş, tüm vücudunu yiyip bitiriyordu genç adamın, incecik
kalmıştı. Sürekli bir mide bulantısı ve baş ağrısı çekiyordu. Bir hastalık,
kalbinden başlayıp ciğerlerine, kaslarına, derisine, tırnaklarına ve saçlarına
kadar kemirmişti sanki onu.
Yumrukları
hep biraz kasılıydı ve tırnakları, acısının izini avuç içlerine bırakıyordu.
Yürürken savaştaydı, gülerken savaştaydı, her sabah bir savaşa uyanıyor ve
savaşa uyuyordu. Zihni asla duru olmamıştı, dinginliğe yakın anlarındaysa bu
anın kısa süreceğinden korkuyordu. Her kahkahası patlama şeklinde oluyordu, sanki
büyük ve kronik bir gerginliğin anlık bozuluşu gibi…
Genç adam, bu savaşı yaşına
bağlıyordu ya da yaşadıklarına. Dünyayı sırtlanmaya çalışıyordu, önemsiyordu. Her
an yeni bir deneyim başından geçiyordu. Öğrendiğini varsaymak zorundaydı. Ve
daha da önemlisi kırıklarının onu güçlendirdiğini varsaymak zorundaydı. Bir an
bile bitmeyen bu çığlık… Hayır, durup düşünmeye vakit yoktu.
Bu savaş
kimeydi, kiminleydi? Nereye giderse gitsin götürdüğü bu savaş belli ki bir dış
güce karşı değildi. Ya da her şeye karşıydı. Kendine karşıydı, dünyaya
karşıydı, acıya karşıydı, adaletsizliğe karşıydı. Ve kendisi de bir bakıma
acıydı, kendisi de bir bakıma adaletsizliğin yansımasıydı. Genç adam varlığa
karşı, yaşama karşı savaştaydı.
Heykelin
gölgesinde, babasına sarıldı. Babasının gölgesiyle heykelinki karışıyordu ve genç
adam ikisinin de altında kendini güvende hissetmeye başlıyordu. Heykelin köşeli
yapısı, babasının yüz hatlarına benziyordu. Babası heykele karışıyor, heykel
babasıyla bütünleşiyordu. İkisi de güçlü ama yakın hissedemeyeceğiniz
figürlerdi. Baba, selam vermek için gülümserken heykelin de mimiklerinde bir
değişiklik olmuş gibiydi.
“Hiç değişmemişsin.” dedi genç
adam babasına sırıtarak. “Her seferinde bunu söylüyorsun artık inandırıcılığı
azalmaya başladı.” diyerek güldü babası. Hayata karşı hafif dalga geçen bir ses
tonu, evet, onu böyle hatırlayacaktı. Umarım asla hatırlamam gerekmez, hep
ihtiyacım olduğunda karşımda olur diye düşündü genç adam.
Saatlerce
heykelin gölgesinde, sahilden gelen hafif bir esinti eşliğinde konuştular. Genç
adam, sorması da cevaplaması da zor sorular sordu. Bazı soruları tekrar tekrar
sordu çünkü babasının cevaplarındaki kararlılığı iyice içselleştirmek
istiyordu.
-Ne istediğimi bilmiyorum baba.
-Bulacaksın.
“Kimse ne
istediğini bilmez, hayat bir arayıştır” gibi belirsiz cevaplar vermiyordu
babası. Bulacaksın diyordu kararlılıkla. Genç adam tekrar tekrar sordu bu
soruyu. Hep aynı kararlılıkla verilen cevap onu rahatlatıyordu.
-Savaşım bitecek değil mi?
-Her savaş biter.
Her savaş
biter. Aranan her şey bulunur. Öyle mi?
-Her şey yoluna girecek mi baba? Senin için her şey yoluna
girdi mi? Senin savaşın bitti mi?
-İnan bana oğlum, büyüdükçe kolaylaşıyor. Her şey düzeliyor,
savaş bitiyor.
Genç adam
babasının yorgun ama kararlı yüzüne baktı. İnsan büyüdükçe hayatında nereye
koyacağını bilemediği birçok kişiyle tanışıyordu. Herkes gelip geçiyordu
hayatımızdan, kime dostum kime sevgilim diyeceğini bilemiyordu insan. Düşmanına bile öfkesi sürekli sürmüyordu. Ve
kimseye güvenemiyordu. Ama babası hep oradaydı, kararlı duruşuyla, heykel gibi
dimdik ve sabit. Ne olursa olsun güven veriyordu ona.
Genç adamdan önce yaşanabilecek
her şeyi yaşamış da ona her şeyin iyi olacağını söylüyordu sanki babası. Ve
savaş bitiyor demişti. Genç adamın vücudunu yiyip bitiren, zihnini dolduran,
kalbini sürükleyen savaş bir gün bitiyordu demek. Her şeyin sakin olduğu bir an
vardı demek. Zihninin duru olduğu, ne yapmak istediğini bildiği bir gün, mutlu
olduğu bir gün olacaktı demek. Savaş bitiyordu demek… Öyle mi? Babasının savaşı
bitmiş miydi?
Babasına
sarıldı. Genç adamın başı, babasının omzundayken babasının elindeki tesbihe gözleri
takıldı. Kehribar rengi taşları olan ucuz bir tesbihti bu. Genç adam, babasını
bu yaşına kadar hiç tesbih kullanırken görmemişti. Kehribar tesbih taşların
arasındaki küçük boşlukta ölüm vardı, babasının gözleri çevresinde ise bir
yokluk bulutu. Aralarında ölüm olan
boncukları sayarken ne düşünüyordu acaba babası?
Tesbih tutan parmaklar
titriyordu. Babasının elleri, yüzü kadar kararlı değildi anlaşılan. Babasının
titreyen parmakları kehribar taşları sayıyordu. Tek tek, sırayla… Kehribar
taşlarda ancak dikkatli bakılınca görülebilecek bir yalan saklıydı. Genç adamın
gözünden kaçmadı bu yalan. Tutunmanın yalanı. Savaşın bittiği yalanı. Babasının
titreyen kehribar gözlerinde de aynı yalan vardı. Tesbih taşlarının yanına
dizildi babasının gözleri. Kehribar taşlar, kehribar gözler, tek tek
sayılıyordu, titreyen parmaklar arasından tek tek geçiyordu. Yalancı bir
kehribar rengi boyuyordu tüm dünyayı. Tesbih taşlarından gözlere, gözlerden
heykele, heykelden esintiyle sahile geçti. Genç adam yalanı bir kere
yakalamıştı. Artık tüm dünyayı yalancı bir kehribar rengine bürünmüş görmeye
mahkumdu.
Babasının tesbihe giderek daha sıkı
sarıldığını gördü. Ölüm savaşını gördü, savaşı sakladığı boncukları gördü, yaşadığı
yılları her taşta hatırladığını gördü. Tesbihe bir silaha tutunur gibi sımsıkı
tutunuyordu aynı zamanda bir umuda sarılır gibi sımsıkı tutunuyordu. Sanırım
herkes savaşıyordu, babalar ve heykeller bile savaşıyordu. Savaş kimse için
hiçbir zaman bitmiyordu.
Babası, genç adamın gözlerinin
elindeki kehribar tesbihe kaydığını fark etmiş olacak ki tesbihi hızla cebine
koydu. Kararlı ama bu sefer titreyen kehribar gözleriyle tekrar genç adama
baktı:
-Her savaş bitiyor oğlum, merak etme.
Babası tesbihi saklamış olabilir ama genç adam artık
babasının yalancı kehribar gözlerinden görüyordu tüm dünyayı:
-Evet baba. Biliyorum.
Yorumlar
Yorum Gönder