Mecburiyetin Sarmaşıkları
Köşedeki küçük sobadan yayılan odun çıtırtıları tüm odayı sarıyordu. Çıtırtıların bir müzikalitesi vardı ve alevler de bu müziğin üstüne dans ediyordu. Dans… İnsan, sobanın içinde yanarken ateşin gücünü unutuyor. Kafesteki bir kaplana bakar gibi bakıyor, parmaklıklar vahşetini süzdüğü için alevlerin sadece güzelliğini görüyor.
Ben daha derin baktıkça sobadaki alev gözlerime yansıdı. Alev
gözlerimde kafeste değildi, olması gerektiği gibi yüce, özgür ve korkunçtu.
Kokuyu da hissetmeye çalışarak bir iç çektim, zihnimi bir kabulleniş
ve kabullenişle gelen bir dinginlik kapladı. İnsan olmanın doğasında buruk bir kabulleniş
vardı. Olmuşu ve olacak olanı çoktan bilmenin kabullenişi. Gelecekten gelen
belli belirsiz bir fısıltı, göz göze gelemediğimiz bir gölge, gelişimizle belli
bir kaçış, savaşın başlangıcından belli bir yenilgi ve adımlar, mecburiyetten
doğan adımlar…
Bu mecburiyet, dış dünyanın benim üstümdeki gücü değildi.
Dış dünyadan çok daha güçlü, sarmaşıklarını çok daha derinlere sarmış bir
mecburiyetti ve kendimi bildim bileli beni takip ediyor, her adımımda dallanıp
budaklanıyordu.
Ayakta durduğum yerden ayakkabılarıma baktım, tabanlarından dallar
çıkıyor ve üstünden yapraklar fışkırıyordu. Geçmişte mecburiyetin bu yapraklarını
koparmak, yüreğimdeki köklerini yolmak istemiştim. Ama onunla her savaşımda ben
de kanadım. Ben yoldum, o yüreğimde köklenip gözlerimden tekrar filizlendi. Ben
yoldum, o daha güçlü sardı beni. Kanadığımla kaldım ve mecburiyetin
sarmaşıklarından asla kurtulamadım.
Yıllar içinde kollarımı bacaklarımı sarmaşıklardan ayırt edemez
hale gelmiştim. Sarmaşıklar parmaklarımı ele geçirdi, beni dokunmak
mecburiyetinde olduğum ellere götürdü, onları sevdirdi. Bana kalem tutturdu,
yazmak mecburiyetinde olduğum dünyaları yazdırdı. Gözlerimi bakmam gereken
yerlere çevirdi. Ben başka bir yere gitmeye yeltendim, o adımlarımı ele geçirdi
ve beni gitmeye mecbur olduğum yere götürdü. Şimdi de mecburiyetin sarmaşıkları
beni buraya, bu eve, bu sobanın karşısına getirdi…
Sobanın sağında duran masaya
baktım, yerler gibi ıslaktı. Masanın üzerinde yine ıslak bir fotoğraf albümü
vardı. Albüm açıktı. Görünen fotoğrafta anne babasının ortasında, ikisine de
sarılan bir çocuk duruyordu. Çocukla benim yeşil gözlerimiz buluştu. Bu
fotoğrafa daha önce çok kez bakmama rağmen ilk defa bu bakışımda çocuğun
gözlerinde belli belirsiz bir filiz fark ettim.
Demek o filiz hep vardı;
gizlenmişti, beklemişti, beni yavaş yavaş sarıp sarmalamıştı. Annemin hayal
gücündür dediği canavarlar, gecenin bir yarısı gelen ürperti… Beni savaşmaya ve
kaçmaya iten her şey. Gençliktendir geçer dedikleri hayallerim, açlıklarım ve arzularım…
Beni inanmaya ve aramaya iten her şey. Etrafımdakilerin “iyi veya kötü” olarak
nitelendirmekte zorlandıkları ancak “geçici ve gerçek değil” diye
nitelendirmekte hiç çekinmedikleri her şey… Beni davrandığım gibi davranmaya
iten o hisler, olduğum gibi olmaya iten her şey, mecburiyetin sarmaşıkları.
Demek tüm bunların filizi hep vardı.
Küçük bir odaya sıkışmış soba, masa, fotoğraf albümü ve ben… Birbirimize bakıyoruz, birbirimize dokunuyoruz ve dönüşüyoruz. Beklenen buluşma gerçekleşmiş. Artık tek bir organizma gibiyiz, birlikte nefes alıp veriyoruz.
Küçük bir odaya sıkışmış biz… İşte
bir yaşam dolusu yük dağılmış; işte yıllardır beni takip eden sarmaşıklar; işte
bir yaşam dolusu mecburiyet yerlerde, duvarlarda, üstümde ve içimde!
Susturamadığım bir ses
sarmaşıklardan yükseliyor, sarmaşıklar konuştukça beni daha da sarıyor.
Yaptığım hiçbir şey benim değil ve gideceğim hiçbir yer seçimim değil.
Bağırıyor: Tak omzuna çantanı! Taşınacak bir yaşam dolusu mecburiyet. Fırlat
eski yuvanın anahtarını! Kaçılacak bir yaşam dolusu mecburiyet. Ruhunda koca
bir açlık, adımların ardı sıra, sen kim olduğunu çok iyi biliyorsun. Ne
yaptıysan, ne hissettiysen mecburiyetten; her kimsen mecburiyetten.
Avucumun içinde tuttuğum evin
anahtarını fırlatıp attım. Ne anahtarlar geçti elimden biliyorum, burası yuvan
denip elime tutuşturulan onlarca anahtar... “Burası yuvan” denilen onlarca ruhsuz
ev, sarmaşıklarım oralara adım atmama izin vermiyordu, rol yapamıyordum, bir
şey arıyordu mecburiyetin sarmaşıkları. Ortak bir hüzün, ortak bir acıydı
aradığı belki de. Birinin ruhundaki çirkinliğe bakıp kendininkini rahatça
gösterebileceği bir yer. Arıyordu, istiyordu. Bir dokunuştaki savunmasızlığı,
üstünde adım atması zor bir şehri, tarihini taşıması zor bir memleketi. Ve ben
istedim. Bir şehre bakıp onu delip geçen, ikiye bölen nehrin hayaletlerini
dinlemek istedim. Yürümekten baldırlarım yansın istedim, ayaklarıma taşlar
batsın istedim. Derin duygular, derin acılar ve her şeyin en içinde
olmak istedim. İstediklerimden korktum, korktuklarımdan kaçtım,
sarmaşıklarımı sakladım, ta ki benden geriye sadece sarmaşıklar kalana dek.
Ve şimdi yadsıdığım kendim
tarafından yavaş yavaş kemirilerek ölmeyi reddediyorum. Ölüp de canlıymış gibi
rol yapmayı da reddediyorum. Yeniden doğacağım. Bu sefer kendime izin
vereceğim. Bu sefer sarmaşıklar ile bütünleşeceğim. Ama önce yok olmam gerek,
kendime kanıtlamak için yeniden doğmam gerek.
İstediğim her şeyi mecburiyetten
istedim. Her adımım, her anım mecburiyettendi. Neyden şikâyet ettiysem,
seçimlerimin o sonuca neden olacağını bilerek yürümüştüm o yolda. Yalnızlıktan
şikâyetçiydim ama arzularıma giden yolda yüzleşmekten korkmadığım bir şeydi
belli ki. Yorgunluktan şikâyetçiydim ama dinginliğimi bilerek isteyerek feda
ettiğim çok savaşım olmuştu. “Beni bundan kurtarın!” diye bağırdığım ne varsa
benim eserimdi ve ben buna mecburdum.
Ben yakmaya mecburdum. Kendimi,
gidenleri, kalanları, geçmişi ve geleceği… Ateşten hayallerim doğacaktı,
ateşten arzularım alevlenecekti. Ve bu sefer sarmaşıklarımı saklamaya
çalışmayacaktım, ateşten sarmaşıklarım olacaktı.
Ben yakmaya mecburdum…
Sobanın kapağını açtım, alevler
nasıl da heyecanlandı. Demir çubukla hafif bir iteleyişten sonra odunlardan
biri, az önce ıslattığım yere düştü. Alev ıslak yerlere, masaya ve fotoğraflara
hızla yayıldı. Fotoğraftaki çocuğa yeniden baktım, şimdi ikimizin de gözünden
alevler yansıyordu. Alevler birbiriyle konuşuyordu, benimle konuşuyordu,
bütünleşiyordu, eriyordu birbiri içinde, benim ve mecburiyetimin sarmaşıkları
içinde…
Ne yaptıysam mecburiyetten yaptım.
Ne hissettiysem mecburiyetten hissettim. Ben olduğum gibi olmaya mecburdum.
Evimi saran yangın, gözlerime
yansıyordu. Gözlerimden taşan yapraklar alev aldı, bir sarmaşığın çığlıklarını
duymaya başlamıştım. Üstünde fotoğraflarla birlikte masamın yanmasını izledim.
Onca yıl ne hissettiysem, ne yaptıysam, her kim isem; gözümün önünde yavaş
yavaş soldu, karardı ve küçüldü. Alevler, sarmaşıklarımı inceltiyordu. Yok
oluşun sıcaklığı yüzüme vuruyordu, öksürtüyordu beni. Öksürdükçe yanmış
sarmaşığın köklerini atıyordum ciğerlerimden. Ateşin duvarlara sıçramasını,
yangının giderek agresifleşmesini seyrettim. Yavaş yavaş dökülen tavan
parçalarının gözyaşlarıma karışmasını izledim. Ben bir yangının içinde sarmaşıklarımdan
arınıyordum.
Artık ev bile denemeyecek o
harabeden çıktım. Sırtımda bir çanta, nereye gideceğimi bilmiyorum. Toz duman
olmuşum, sağı solu yanmış kıyafetlerimin, gözlerimden kül temizliyorum.
Harabeden uzaklaştıkça bu geceye yakışan, serin bir rüzgâr beni selamlıyor.
Saçlarımı savuruyor, bir anne merhametiyle tenimi okşuyor.
Başımı gökyüzüne çeviriyorum,
şimdi yıldızlar gözlerime yansıyor. Yansıyan yıldızların yanında da ateşten bir
sarmaşığın filizi, benimle birlikte küllerinden doğuyor…
Yorumlar
Yorum Gönder