Doğumda Ölenler

            Bu ses de ne? Bomboş sokağın ortasında daha önce hiç duymadığım bir melodi geziniyor. Enstrümanı çıkaramıyorum. Yoksa biri şarkı mı söylüyor? Hayır, şarkı demek duyduğum sesi aşağılamak olur. Bu kadar derin bir acıyı kimsenin hissedebileceğini düşünemezdim, bu kadar derin bir acının varlığından bile haberdar değildim ve biri bana bunu hissettiriyordu. Belli belirsiz başlayan ses, giderek yükseldi. Frekansı bedenime değil, benliğimin daha derin noktalarına dokunuyordu. Bu ses nereden geliyordu? Ne kadar acı verse de bu sesi bir kere duyduktan sonra kaybetmekten korkmaya başlamıştım. Onu bulmam gerekiyordu. Ben yürüyordum, o da bana yaklaşıyordu.

              Tam yanımdan bir kadın bana çarparak geçti. Böylesine dikkat çekici bir kadını nasıl daha önce fark etmezdim? Lacivert bir elbisesi ve altın rengi uyumlu takıları vardı. Bakışlarımız bir anlığına buluştu. İkimiz de şaşkındık. Hiç acı çeken bir yüze benzemiyordu yüzü. Aksine mutlu görünüyordu, toz pembe bir dünyada büyümüş gibiydi. Mahcup bir şekilde gülümseyerek özür diledi. O ana kadar sesin nereden geldiğini anlayamamıştım. Ancak kadın gülümseyince sol yanağında küçük bir gamze fark ettim. Gamze kadının dolgun yüzüne yakışmıyordu, iğreti duruyordu. Sanki başka birinden ödünç alınmış ve içinde yaralı bir öykü saklıyor gibiydi.

Kadın özür diledikten sonra yoluna devam etti. Benden uzaklaştıkça sesin de uzaklaştığını fark ettim. Bu acı dolu sesin kadından geldiğine emin oldum. Olayın şaşkınlığından donakaldım. Bu sırada kadın köşeyi dönerek gözden kayboldu, sessiz sokakta yapayalnız kaldım.

Bu ilginç olayın bugüne denk gelmesi de trajikomik bir tesadüf olsa gerek. Bugüne yani tek başıma annemin mezarını ziyaret edeceğim ilk güne…

              Oraya yürürken hayal edeyim, nasıldır annemin mezarı? Üzerindeki toprak yenidir. Dün gömüldü çünkü. Henüz unutulmamıştır, çiçekler vardır üstünde. Hangi çiçek konulmuştur acaba? Mezarlara konulan çiçeklerin bir adabı var mıdır? Mesela annem papatya severdi. Ama papatya, bir mezar çiçeği olabilir mi? Bir mezar için fazla saf ve temiz değil mi papatya? Oysa o mezara neler gömülü kim bilir? Yaşanmış yıllar, yaşanamamışlıklar, dökülmüş gözyaşları ve belki de kahkahalar. O mezarda özenli bir yaşam gömülü. Evet özenli ama özenli olması bir şey ifade etmemiş gibi. Yine herkes gibi toprağa özensizce gömülmüştü.

              Hayal edeyim, nasıldır annemin mezarı? Ne anlatır bana? Konuşur mu benimle? Tam mezarının üstündeki gökyüzü ne renktir? Bulutlar serin tutar mı annemi? Hafif bir esinti saçlarını okşar mı? Eriyor, çözülüyor biliyorum. Annem yavaş yavaş ait olduğu yere gidiyor. Benim anam, toprak anayla bütünleşiyor. Ölmeden önce yediğimi içtiğimi annem veriyordu, şimdi yine o verecek. Ağaç olacak, meyve olacak, nehir olacak, okyanus olacak. Doğa anayla bütünleşecek ve beni besleyecek, büyütecek. Şimdi fark ediyorum, annelik ölünce bile bitmeyen bir kimlikmiş meğerse.

              Bir ses düşüncelerimi kesiyor. Bu sefer farklı bir tonda, farklı bir melodi. Ama aynı ilk duyduğum ses gibi derin bir acı dolu. Lacivert elbiseli kadını arıyorum. Sağıma bakıyorum, soluma bakıyorum. Hiçbir yerde yok. Farklı bir melodi daha katılıyor ilkine. Yine acı dolu, yine derin… Kaynaklarını arıyorum, hızlı hızlı yürümeye başlıyorum, bir ses üstüne bir ses ekleniyor ama hepsi birbiriyle uyumlu. Sokağın sonuna geldim, çok yaklaştım galiba, sesler giderek çoğalıyor ve yükseliyor. Mükemmel bir uyum. Derin bir acı, bir haykırış, ortak bir yakarış… Köşeyi döndüm.

             İşte sonunda insanların olduğu bir sokak. Sağımda hızlı adımlarla yürüyen takım elbiseli adamdan bir melodi, önümdeki dilenen evsizden başka bir melodi, solumda koşuşturan çocuklardan başka bir melodi… Sesler insanlardan geliyor. Bu sesler birer ağıt! Her bir insan bir ağıt taşıyor, bu ağıtlar birleşerek dünyamızı sarıyor, ortak bir acıyla yankılanıyor. Şimdi görebiliyorum, her insan annesine bir ağıtmış aslında.

Çok fazla insan var. Bir sokak dolusu insan, bir dünya dolusu insan. Her insanda, onun arkasında ölen bir anne görüyorum. Bir sokak dolusu ölü anneler, bir dünya dolusu ölü anneler. Doğumda ölen anneler, tüm anneler… Ve her insanda annesine tüten birer ağıt…

Ağıtlar, annemin mezarına kadar bana eşlik ediyor…

Anne! Annem… Sen nasıl öldün? Sen nasıl toprağa gömüldün? Anneler ölemezmiş gibi geliyor insana. Hep buradaydı, hep burada olacakmış gibi. Belki de annelerin ölemezlikleri yanılgısı, onların doğumda çoktan öldüklerini içten içe hissettiğimizdendir. Sen buradasın, önümde toprakta yatıyorsun. Ve ben seni hala anneliğinin dışında göremiyorum, tek başına neyi seversin ne yaparsın ne istersin bilemiyorum, bilemiyorum çünkü sen daha önceden ölmüştün annem. Sen her anne gibi; anne olurken, doğumda ölmüştün.

Hayal etmeme gerek yok. Ne zaman insanlara baksam bir mezar göreceğim, bir ağıt duyacağım artık. Ne zaman kendime baksam senin mezarını göreceğim ve belli belirsiz tüten bir ağıt duyacağım. Sana, anneme, doğumda ölenlere bir ağıt. Yaşam doğurmak için yaşam feda edenlere bir ağıt…

Ben yürürken paçalarımdan sızan bir haykırış, ben ağlarken gözümden süzülen bir yakarış. Bende bir ağıt tütüyor, sende bir ağıt tütüyor. Ne zaman birine baksam, annesinin hayatından artakalan bir ağıt duyuyorum, derinden gelen bir ses, belli belirsiz, yavaşça yükseliyor. Daha önce hiç duyumsamadığım bir yoldan, kulaklarıma değil başka bir duyuma sesleniyor. Daha önce varlığından bile haberdar olmadığım bir acı, her insan yüzünün kırışıklıklarından fışkırıyor.  İnsan, bir mezar üzerinde doğuyor. Ve her yaşam, doğumda ölenlere bir ağıt taşıyor.

 

 

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Mecburiyetin Sarmaşıkları

Düşünceler 4: İnsanın Göçebe Doğası Üzerine Düşünceler