Düşünceler 5: Başkalarından Kendini Görmek
İçe dönüp kendimizi anlamak, ne zaman başkasını anlamaktan daha önemli ve daha anlamlı oldu? Ya da sorumu daha farklı sorayım: Kendimizi anlamak, ne zaman başkasını anlamaktan farklı bir şeye dönüştü? Başkasını anlamadan kendimizi anlamanın mümkün olduğu sanrısına ne zaman kapıldık? “Ben”, “sen”den ne zaman keskin bir sınırla ayrıldı ve yüceleştirildi?
Doğdum.
Annemi gördüm. Gözlerim olduğunun farkında olmadan annemi gördüm, annemle
tanıştım. Sonra annem bana dokundu. Demek dokunulabilecek bir şeymişim. Annem
bana dokundu, demek ki varmışım. Şefkatli bir okşayış. Ben şefkatli bir
dokunuşun nesnesi olarak var olmuştum.
“Kendini
gör, kendini anla, kendini dön.” Öyle mi? Ben var mıyım ki kendime döneyim diye
düşünmeden edemiyor insan. Bu sözde bireyselleşme yolculuğu artık kişinin karşısındakini
yok saydığı bir “ben”cilik zehrine dönüşmeye başladı. Oysa insanın kendisini
anlamak için karşısındakine muhtaç olduğunu unutuyor herkes. Diyalektikten bihaber,
sanki başkası var olmadan kendileri var olabilirmiş gibi “ben” diye bağıran bir
sürü. Fark etmiyorlar ki hepsi aynı anda bağırıyor. Ve hiçbir “ben” ayırt
edilemiyor o ortak bağırıştan. Oysa biri karşısındakine seslense “Göksu” dese,
öbürü yanındakine seslense “Zeynep” dese sesleri ayrışacak, sürüden
ayrılacaklar.
Yanlış
anlaşılmasın; ben de kendimizi bulmanın, kendimize dönmenin ve kendi
yolculuğumuzun en önemli şey olduğunu düşünüyorum. Benim karşı çıktığım insanın
bu yolculuğu gerçekleştirmeye çalıştığı yöntem. İçeri bakmanın, gerçekten
içeriyi görmek olduğunu düşünmüyorum. İçeri bakarak belki sadece bir silüet,
belki belli belirsiz bir yansıma seçilebilir ancak kişinin kendisini tam olarak
görebilmesi için karşısında başka bir bireyin durması gerektiğini düşünüyorum.
Düşünsenize
kendinizi görmeye en çok yaklaştığınız an bile karşınızda bir ayna duruyor, başka
bir cisim duruyor. “Başka”sından ayrılmış, saf kendimize bakmamız imkansız.
Yansımalarla, zıtlıklarla, karşı çıkışlarla, tepkilerle, sevgi ve nefretle
anlıyor insan kendi içini. Evet kendimizi anlamalıyız, evet, kendimize
ulaşmalıyız ve evet, kalıcı tek şey bunlar olacak. Ancak eller kendini tutamaz,
kendimize dokunamayız. Sevgiyi sadece içimizde tutamayız, nefret taşar ve öfke
etrafımızdakilere çarpar. Bu duyguların varlığını başkalarıyla bağlantı
kurduğunda fark ederiz. El kendine dokunamaz. Kendimize dokunmaya en çok
yaklaştığımız an başkasına dokunduğumuz andır. Bu anda kendi varlığımızı,
“dokunuş”un etkeni olarak fark etmeye başlarız. Biz başkalarına taşan
duyguların kaynağı, başka düşüncelere karşı çıkan veya katılan fikirlerin
başlangıç noktası olarak var oluruz.
Evet, kendimizi görmeliyiz. Ama göz kendini göremez. Ancak
başkalarına bakarak, yansımalardan, onlara yönelttiğimiz duygulardan ve düşüncelerden
var olabiliriz. Ve ancak başkalarından kendimizi görebiliriz.
Yorumlar
Yorum Gönder