KIRILMALAR
BÖLÜM 1: “KIRILMALAR”
Kadın, karanlığın tüm şehre yavaşça
çökmesini izliyordu penceresinden. Siyah bir sis biçiminde yeryüzüne dağılıyordu
karanlık; yavaşlığının getirdiği yücelikle şehri sarmalıyordu, şehrin her sokağını,
köşe başını, parkını, mezarlığını, mutlulukla ışıldayan ve hüzün taşan yerlerini…
Her yer karanlıkla doluyordu ve eskiden içinde ne barındırdığı
önemsizleşiyordu.
Karanlık aceleci davranmazdı; verdiği
acının her çığlığını duymak, korkunun kokusunu olabildiğince uzun almak
isterdi. Belki de acının zevkten tek farkı bu yavaş gerçekleşen doğasıydı. Acı
uzun süren şeylerden, zevk ise çabucak başlayıp biten şeylerden gelirdi. Zevk
olarak adlandırdığımız herhangi bir şey, yeterince uzun sürdüğünde acıya
dönüşebilirdi. Gece uzundu, uzun olduğu kadar da yavaş ve durgundu, bu nedenle
ağır hisler uyandırıyordu insanlarda.
Binaların ışıkları tek tek
sönüyordu. Sarı ışıklar, beyaz ışıklar, kimisinden gelen kahkahalar, kimisinden
gelen bağrışmalar, bir ailenin sıcaklığıyla ısınan yuvalar ve yalnızlığıyla savaşanların
evleri… Yavaş yavaş herkes uyuyordu, sessizliğe gömülüyordu sokaklar. İnsanlık
gün boyunca dışarıda savaş vermişti, şimdi de eve gelip yaralarını uykuyla sarıyordu.
Geceyle birlikte gelen karanlık;
sakladığı bilinmezlikler ve olasılıklar sayesinde kadının çok hoşuna gitse de, yavaş
doğasıyla onu çok rahatsız ediyordu. Karanlığın yavaşça yeryüzüne çökmesi, soğuk
bir elin ona çok hafifçe dokunması gibiydi. O kadar hafifti ki; dokunmakla
dokunmamak arasında kalmış, değmekle değmemek arasında gidip gelen bir ürperti
yaratıyordu kadının teninde. Hadi yap yapacağını diye bağırmak istiyordu kadın.
Kanatacak mıydı tenini, boğazını mı sıkacaktı? Emindi ki tüm kötü olasılıklar,
varla yok arasında kalmış bu dokunuşun getirdiği bilinmezlikten daha az korku verirdi
kadına.
Bir ürperti… Soğuk ve yavaş dokunuşlar. Dışarısı sessiz,
hiçbir şey yok, hiç kimse yok, hiçbir şey “olmuyor” ve sabaha kadar hiçbir şey
“olmayacak”. Son düşünceler kadını çok rahatsız etti, midesinin bulandığını ve
avuç içlerinin terlediğini hissetti. Nefesi ağırlaşıyordu. Gece boyu hiçbir şey
olmayacak, her şey duracak, her şey yavaşlayacak. Oysa kadının hareket etmeye
ihtiyacı vardı, kadının yaşadığını hissetmek için bir şeyler değiştirdiğini ve bir
yere koştuğunu hissetmeye ihtiyacı vardı. Ya da kendini bir yere koştuğuna ikna
etmeye. Oysa bir insan sadece bir yere ulaşmak için koşabilir miydi? Her
koşmanın içinde bir kaçma yok muydu? Kimse sadece bir yere ya da bir şeye
ulaşmak için koşmazdı, hayır. Başarma isteği, merak, heyecan… Bunlar güzel
duygular ama aynı zamanda insanın, eylemlerini gerçekten yöneten şeyleri
saklamak için kullandığı duygulardı. İnsan tüm eylemlerinin korku, endişe ve
hüzünle yönetildiğini kendine itiraf edemeyecek kadar gururluydu. Yaptığına kaçmak
diyemiyordu, kovalamak diyordu.
Bir ürperti… Kadın tüm vücudunu ele geçiren bu ürpertiden
kurtulmak için pencereden uzaklaştı ve elinde tuttuğu papatya çayını yudumladı,
ardından kupadaki çaydan yansımasına baktı. Açık kahverengi saçları kulak
hizasında küt kesilmiş ve hacimsizdi. Kaşları gözüne çok yakın bir hizada,
seyrek ve dağınıktı. Gözlerine, doğduğundan beri onu bırakmayan bir hüzün
yayılmıştı. Mavi bir hüzün…
Tabii ki her insan belli olaylar
karşısında öfke, hüzün, sevinç, heyecan ve korku hissedebilirdi. Ama kadın; her
insanı hayatı boyunca takip eden, kişiye özel bir duygu olduğuna inanıyordu: İnsanın
peşini bırakmayan, her zayıf anında kişinin yüreğini dolduran, bir boşluk anı yakalamayı
sinsice bekleyen bir duygu. Her insanda açığa çıkmayı bekleyen bu duygu farklıydı.
Ve işte kadının duygusu, hüzün, o kadar yoğun bir şekilde ruhuna işlemişti ki
mavi gözlerinden damla damla taşıyordu. Mavi gözler, hüzünlü gözler… Belki de hüzün
yüzünden maviye boyanmış gözler… Bu gözlerin etrafındaysa kırışıklıklar, izler,
lekeler ve yaşanmışlıklar… Bu izler ve lekeler; kadının kim olduğunu, ne
yaşadığını, ne kadar güldüğünü ve ağladığını az buz ele veriyordu.
Ancak bu kusurlarda görülemeyen
başka birçok özelliği vardı kadının. Bu özellikleri kendisinin bildiği bile
şüpheliydi, biliyorsa da kendine itiraf etmekten hoşlanmıyordu. Kim olduğuna
dair kendine itiraf edemediği düşünceler zihnini işgal etmeye başlayınca hemen
kendini başka bir işe odaklardı, düşünmezdi, kaçardı. Taşıması ağır olan her
duygudan kaçardı. Birini gerçekten sevmeye başladığında hemen ondan
uzaklaşırdı, bunu da kendini çok mantıklı argümanlarla ikna ederek yapardı. Kardeşiyle
kavga ettiğinde bağırmazdı çünkü bağırırsa duygularını kendine itiraf etmiş
olurdu; babasının ölümünde tek bir gözyaşı bile dökmemişti çünkü ölüm, gözyaşıyla
kabullenilirdi.
Kabullenmiyordu yaşanan hiçbir
şeyi, ne zaman bir duygu ruhunu doldursa üfleyip dağıtırdı onu ve başka yöne
koşardı, başka bir şeyi kovalamaya başlardı kendi söyleyişiyle. Ama bu üfleyip
dağıttığını düşündüğü duygular neredeydi şimdi? Madem dağıtmıştı onları, o
zaman ruhu neden her gün ağırlaşıyordu, yüreğini taşımak neden gün geçtikçe
zorlaşıyordu? Bir sisi dağıttığınızda onu yok etmezsiniz çünkü. Sadece küçük
parçalara bölüp size her yerden nüfus etmesine, derinliklerinizi iyice
işlemesine neden olursunuz. Görünmez ama ölümcül yaparsınız onu.
Kadın çayını bıraktı, yatağa
baktı ve iç çekti. Bunu bir kere daha yaşamak istemiyordu. Geceyi uyumadan
atlatmak için aklına gelen her şeyi yapmıştı ama gece bitmiyordu ve
yorgunluğunun geçmesi için uyumaktan başka bir yol yoktu. Uyumak… Rahatlatıcı
olması gerekiyor değil mi? İnsan dışarıdayken savaş vermeli ve sonra eve gelip
yaralarını uyuyarak sarmalıydı. Kadın için uyku hiçbir zaman bu anlama
gelmemişti; uyumak onun için her zaman bir savaştı, bir işkenceydi. Hayatı
boyunca mahkûm olduğu bu eylemin, ona bu kadar zarar vermesi Tanrı’nın bir
şakası olmalıydı.
Yatağa uzandı ve gözlerini
kapadı. Gözlerini kapayınca hüzünlü görünüşü biraz azalıyordu. Acaba gözleri
kapanınca sahip olduğu tüm hüzün, kadının içine mi hapsoluyordu? Uyumak bu
nedenle mi zor geliyordu ona?
Kadın yatağında bir o yana bir bu
yana dönüp durdu, sürekli kıpırdanıyordu. Hiçbir kıpırdanması, rahat hissettiği
bir pozisyon bulamadığından değildi; sanki bir savaş öncesi ritüelini hayata
geçiriyordu. Ardından gecenin şehre çökmesi gibi, uyku da kadının üzerine yavaş
yavaş çöktü. Uyku, karanlığın korkutucu her özelliğini ve daha fazlasını
barındırıyordu içinde. Kadın diğer insanlar gibi uyuyup yaralarını saramıyordu,
doğduğundan beri uyurken bir kâbus durumuna hapsolmakla lanetlenmişti. Hatırlayabildiği
ilk uykusundan beri her gece bu laneti yaşıyordu. Hep aynı şeyler oluyordu ve
onca yıla rağmen nasıl savaşması gerektiğini öğrenememişti.
Her gece kadın yatağına aynı
şimdiki gibi uzanırdı, tam az önce yaptığı gibi kıpırdanırdı ve uyku onu yavaş
hareketlerle içine çekerdi. Önce kadının saçlarını okşardı, aynı karanlık gibi ince
dokunuşlarla. Bu gece de öyle yaptı. Kadın, uykunun içine kontrolsüzce düşmekten
ve uyku boyunca hareketsiz kalmaktan, kaçamamaktan korktuğu için etrafındakilere
odaklanmayı denerdi. Zihninde bir hareketlilik yaratmak için son çare olarak sesleri
kullanıyordu. Evinin etrafında baykuşlar öterdi, zaten duyması zor bir
yükseklikte ritmik seslerdi bunlar. Kadın bu seslere odaklanmaya çalışırdı. Bugün
garip bir şekilde biraz kısık ve uzun aralıklarla ötüyorlardı. Uyku
derinleştikçe baykuş sesleri soluklaşır ve kadın bilmediği bir dünyada tek
başına süzülmeye başlardı. Zaten az duyulan baykuş sesleri bugün de iyice azaldı
ve kadın süzülmeye başladı. Bu süzülüşte tüm hayatı boyunca dağıtmaya çalıştığı
duygu sisleri biraz daha görünür, kadının gözlerindeki hüzün biraz daha ağır
olurdu. Bu gece de hüznü taşımak zorlaşıyordu. Ama baykuş seslerini, çok az da
olsa duyduğu sürece güvende olduğunu bilirdi. Bu gece ise normalden çok daha az
duyuyordu.
Özellikle tam “kırılma” anı
geldiğinde baykuşları dinlemek onun tek kurtuluş yoluydu. Evet, “kırılma” anı
dediği, uyku savaşının en çetin geçtiği bir an vardı; uykuya daldıktan birkaç
saat sonra başlar ve birkaç dakika sürerdi genelde. Ama bu birkaç dakika yüzyıllar
gibi gelirdi. Kadının dünyayla olan bağlantısının en düşük olduğu, baykuş
seslerinin en az duyulduğu andı. Kadın uykuda olmasına rağmen, kendini gözlerini
açmış odasının tavanına bakarken bulurdu bu anlarda.
Ve kadın bu
gece de gözlerini açtı.
İşte o
“kırılma” anı.
Uyuyordu ancak gözleri açıktı,
uyuyordu ancak etrafındakileri görebiliyor ve tenine dokunanları hissedebiliyordu.
Yaşadıklarının bir illüzyon olup olmadığından emin değildi ama ona gerçek
geliyordu. Gördüklerinde hiçbir eksik yoktu, odasının tüm detayları oradaydı. Eski
masası, solgun ama dopdolu kitaplığı, güzelleştirmeye hiç uğraşmadığı odasının
her köşesi… Her zamanki gibi sırt üstü yatmış, tavana bakar konumda
yakalanmıştı bu kırılma anına. Tavan çok uzakta görünüyordu, tavana değil de bu
uzaklığa odaklandıkça kadını bir korku kaplıyordu. Evet, gördükleri zihninde
kuramayacağı kadar detaylı ve gerçekçiydi. Şu an uykudaydı, gözlerini açmıştı, etrafındakileri
görüp hissedebiliyordu ancak…
Ancak tek bir kasını bile oynatamıyordu.
Tüm gücüyle denemesine rağmen elini kaldıramıyor, bacaklarını kendine çekemiyor
hatta ses çıkaramıyor, mimik bile yapamıyordu. İsteyip de hareket edememek ne
büyük işkenceydi kadın için. Her şeyi görebilmek ancak tepki verememek, havanın
ağırlaşarak ciğerlerine dolması, kalkıp gitmek istemek ancak görünmez bir güçle
kelepçelenmek… Kaçamamak. Kaçamamak! Dağıttığına inandığın duygular sisinin
tekrar toplanıp birleşmesi ve yaklaşması… Kalkmak istiyordu, koşmak istiyordu,
kaçmak istiyordu bu sisten, sadece hareket edebilmek istiyordu. Sis giderek
yaklaşıyordu ve kadının tek istediği kaçmaktı. Tüm gücüyle vücuduna emir
vermeye çalışıyordu. Ayağa kalk! Ayağa kalk! Koş! Koş!
Hiçbir işe yaramıyordu,
kilitlenmişti. Bu kadar büyük bir korku hissedip, hareket etmeyi bu kadar ateşli
bir şekilde isteyip de yapamamak; zihninde büyük bir kaos yaratıyordu.
Düşünceler, istekler, duygular, sırlar, hatıralar, ailesi, ilişkileri, kendisi…
Zihninde varlığını bile unuttuğu şeyler savrulmaya ve duvarlara çarpmaya
başladı. Baykuş sesleri, baykuş seslerine odaklan diye içinden geçirdi. Ama ilk
defa hiçbir ses duyamıyordu. Hayatında ilk defa baykuşlar suskundu, gece
suskundu, hiçbir şey yaşanmıyordu ve hiçbir şey yaşanmayacaktı. Bu gece, onu
zihnindeki sislerden kurtarabilecek hiçbir şey yoktu.
Yaşananların
azlığından dolayı geceden korkan, karanlığın yavaşlığından ürperen kadın;
uykusunda sonsuz bir durağanlığa hapsolmuştu bu gece. Etraftakilerin
durağanlığı, zihnindeki sisleri daha güçlü ve daha acımasız yapıyordu. Nereye
gitse ilk düşündüğü şey oradan ayrılmak olan, kaçmadan nasıl yaşayacağını
bilmeyen, çok sevdiği ailesini ve aşık olduğu sevgililerini sadece
hissettiklerinden korktuğu için terk eden kadın; uykusunda sonsuz bir durgunluğa
mâhkum olmuştu. Kaçması gerekiyordu, kadının tek bildiği yaşama şekli buydu. Bulunduğu
her durumdan kaçmalıydı, sevdiği herkesten kaçmalıydı, mavi gözlerinden ve
gözlerinin getirdiği hüzünden kaçmalıydı, kendinden kaçmalıydı. Başka şekilde
yaşamayı bilmiyordu. Sahip olduğu hüzünlü gözleri ve bu gözleri aracılığıyla
gördüğü her şey ona kaçmayı öğretmişti. Mutluluğun arkasında hüzün vardı,
güneşin arkasında hüzün vardı, onu takip eden bir hüzün vardı. Ve kadın
kaçmalıydı. Ancak tüm yaşanmışlıkların ve ertelenmiş hislerin yarattığı sis, bir
yolunu bulup kadını durdurmayı başarmıştı. Hissetmekten korkarak dağıttığına
inandığı sisler, kadının ruhuna uykusundayken sızmayı başarmıştı.
Kadının uyku savaşındaki en acımasız
an, “kırılma” anı. Zamanda bir “kırılma”,
kendi ruhunda bir “kırılma”, vücuda olan bağlantıda bir “kırılma”. Kaçılamayan
ve dağıtılamayan hüzün “kırılma”ları…
Bu “kırılmalar” vücudunun kadına
“dur ve hisset” demeye çalıştığı anlardı, görmezden geldiği her an ısrarla
zihnine nüfus ediyordu. Ve sinsi bir hileyle tüm bedeni kaskatı olduğu için
görmek dışında yapabileceği hiçbir şey yoktu. Kadın yatakta yatıyor ve o hareketsiz
durdukça sis onu daha da içine alıyordu, her duyguyu daha derin hissediyordu. Özellikle
iğrenme duygusunu. Kendinden iğreniyordu, etrafını sarıp onu bir araya tutmaya
çalışan ama başaramayan teninden iğreniyordu. Kadın, sessizce teninden dışarı sızıyordu.
Kum tanelerinin parmaklar arasından sızması gibi. Hüznün mavi gözlerden taşması
gibi. Neyi kaybettiğini bilmiyordu ama kaybettikçe her an daha dayanılmaz hale
geliyordu. Gözlerinde bir gözyaşı toplandı ama akamadı yanaklarına.
Kadın kendini
sakinleştirmeye çalıştı. Ancak ne göğsüne dokunup yüreğini rahatlatabiliyordu
ne de yumruklarını sıkıp korkusunu avucunda hapsedebiliyordu. Fark etti ki hayatı
boyunca hissettiği her duyguyu kontrol etmek için bedenini kullanıyordu
insanlar. Korkunca gözlerini kapıyor, sinirlenince yumruklarını sıkıyordu,
mutluluktan gülüyorlardı. Bu fiziksel yansımalar duyguyu kabullenmemizde ve
kontrol altında tutmamızda bize yardımcı oluyorlardı. Bu yansımalara rağmen
duyguları kabullenemeyenler veya kabullenmeye hiç çalışmayanlarsa kaçıyordu.
Aslında hepimiz
biraz kaçıyorduk. Anıları hatırlamamak için o şarkıyı dinlemiyorduk, vedaları
olabildiğince kısa kesiyorduk. Üzülmemek için kaçıyorduk, alışmamak için
kaçıyorduk, hem kötülüklerden hem güzelliklerden. Çünkü güzelliğin bile -hatta
en çok güzelliğin- arkasında kırıklar oluyordu. Geçmişimizden de geleceğimizden
de kaçıyorduk. Bir şeyden kaçarken başka bir şeyle burun buruna geliyor sonra
ondan da kaçmaya başlıyorduk. “Bir şeye doğru koşuyoruz” diye kendimizi
kandırıyorduk. Ama hayır, hepsi palavra, hepsi yalan. İnsan bir şeye doğru
gidemez, insan bir şeyi isteyemez. Bunları yapabilmek için önce sahip
olduğundan korkmalıdır, sahipliğine rağmen hüzünlü olmalıdır.
Bizi iten duygu her zaman “kaçma
isteği”dir. En çok da kendimizden. Bu duyguyu süsleriz, değiştiririz, anlaşılmasın
diye renklendiririz, güzelleştiririz. Tekrar tekrar, her sabah kendimize bu
yalanı söyleriz. Gitmek istiyoruz, yapmak istiyoruz, kovalamak istiyoruz deriz.
Hayır. Hiçbir bir şeyi kovalamak istemiyoruz, durup hissetmekten korkuyoruz, içimizdeki
duygu sisiyle yüzleşmekten korkuyoruz, konuşursak hissettiklerimiz gerçek
olacak diye korkuyoruz; biz, hepimiz, kaçmak istiyoruz.
Belki de
şu anda, bu dünyada kaçmayı en çok isteyen kişi kadındı. Ve bunu yapamayacak
tek kişiydi. “Kırılma”nın geçmesini beklemekten başka çaresi yoktu. O da
bekledi.
Karanlık
hüzündü, gece hüzündü, yağmur hüzündü kadın için, gözleri de hüzündü. Dünyadaki
her şey gözleri aracılığıyla, gözlerinde ıslanarak, gözlerinden geçerken hüzünle
yıkanarak kadının ruhuna işliyordu. Gözleri yüzünden dünyanın her bir parçası
hüzündü onun için. Mutluluğun, huzurun bile arkasında bekleyen bir hüzün vardı.
Yavaşlıkla, durgunlukla açığa çıkıyordu ve
kadını ele geçiriyordu. Şu an her ne kadar bundan mahrum olsa da, kadın kaçmayı
seçmişti. Sevdiği herkesten, ait olduğu her yerden ve zamandan, yaptığı
işlerden, eylemlerinden, düşüncelerinden, gözlerinden, kendinden kaçmayı
seçmişti. Her sabah uyandığında bir yenilik istediğine, macera istediğine yeni baştan
ikna ediyordu kendini. Oysa tek istediği gözlerindeki hüzünden kaçmaktı.
Gündüzleri yaşamın kalabalığıyla kendini ikna edebilirken gece karanlık
çöktüğünde gerçekle yüzleşiyordu. Hüzün, durduğu her an gün yüzüne çıkmaya
başlıyordu.
Ancak her gecenin ardında yeni
bir gündüz vardı. Ancak gündüz bu bağlamda umut olarak düşünülemez. Normalde aydınlığıyla
görülmeyen gerçekleri açığa çıkarmasıyla bilinen gündüz, umutla eşleşmiş gündüz;
kadının durumunda gerçekleri saklıyordu. Güneş; kadının kendine yalan
söylemesini sağlıyordu, kaçmasını kolaylaştırıyordu. Bunun iyi bir şey mi kötü bir
şey mi olduğundan emin değildi kadın. Çünkü hayatı boyunca dağıtmaya çalıştığı duygu
sisle yüzleşse sağ çıkabileceğinden emin değildi. Onun için yaşamanın tek yolu kaçmaktı.
Bu gece her ne kadar baykuşlar
ötmese de, kadının tutanacağı başka bir şey olmasa da geceyi atlatmıştı. Ve
güneş doğmuştu. Bir yüzleşme anı yaşamadı. Kadının umduğunun aksine uyku laneti
de bozulmadı. Kadın kalan hayatının her gecesinde sislerle boğuşmaya devam etti;
her gecenin sonunda da güneş doğdu ve kadın koşmak istediğine, keşfetmek
istediğine dair kendine yeni baştan yalanlar söyledi. Her gün kaçarak, geceleri
ise kaçtığı sislerle boğuşarak ve söylediği yalanlara inanarak yaşadı hayatını.
BÖLÜM 2: TANRININ SESİ
Ey insan,
koşup kaçabileceğine inanacak kadar naif misin? Adımlarını dünyanın dönüşünden
hızlı atabilir misin? Adımlarını, ruhunu geride bırakacak kadar hızlı atabilir
misin? Çünkü seni takip eden şey odur, sana acı veren şey odur, gözlerinden
taşan hüzün de ondandır. Sen kaçtığın şeyin ta kendisisin. Ve bu dünyada var olup
gözlerine görünen her şey, sana kaçtığın şeyi hatırlatır. Dünyada seni kendinden
saklayacak bir köşe yoktur.
Üzülmekten korktuğun kadar mutlu
olmaktan korkuyorsun. Bilinmezliklerde korktuğundan kadar alışılmışlıklardan
korkuyorsun. Ve hangi ağaca, hangi buluta baksan tanıdık bir hüzün görüyorsun. Gözlerindekilerle
birleşiyor bu hüzün. Sana kendini gösterecek diye korkuyorsun.
Kaç o zaman kaçabildiğin yere
Diz adımlarını ardı sıra
Ama gece tekrar çökecek
Uyuyacaksın ve zaman yine
kırılacak
Ellerine, dizlerine söz
geçiremeyeceksin
Ve bakacaksın bulutlara,
hareketsiz
Gözlerinin hüznüyle yıkanacak gökyüzü
Ve gökyüzünden tenine damlalar
süzülecek
Gökyüzüyle gözlerin, mavi bir
hüzün şöleninde birleşecek
Ruhunu korumak için kurduğun
duvarlardan
Damla damla hüzün sızacak
Sen teninden dışarı sızarken
Kaçmaya çalıştığın her duyguyla
dolacak yüreğin
Hissetmeyi reddettiklerinin sisi
Asla bütünüyle dağılmayacak
Ve sen insanlığının getirdiği
naiflikle
Sabah yine kaçacaksın
Kaç o zaman kaçabildiğin yere
Diz adımlarını ardı sıra
Yorumlar
Yorum Gönder