öfkeli arayış

Sıkılmadım, yorulmadım, üzgün değilim. Ve bunları bir daha asla hissedemeyecekmiş gibi hissediyorum. Çünkü tepeden tırnağa öfkeyle doluyum, bedenim, ruhum, sahip olduğum ne varsa, her şeyimle öfke doluyum. Dünüme ve yarınıma sıçrayan ve tüm hayatımı kaplayan bir öfkeyle doluyum. Hareket etmek istiyorum, koşabildiğim kadar hızlı koşmak istiyorum, koşmayı bir yerden uzaklaşmak için mi bir yere ulaşmak için mi istediğimden emin değilim. Belki de sadece koşmanın kendisi için istiyorumdur, tüm gücümle, bir isyan etme şekli olarak, bir çığlık kadar keskin ve bir yangın kadar kuralsız…

Dünyayı değiştirmek istiyorum ama kendimi değiştiremiyorum. Dünyaya öfkeliyim belki, sorumsuzca hareket eden, önemsemeyen, umursamayan, savaşmayan, merak etmeyen, aramayan, keşfetmeyen insanlara öfkeliyim. Ve bu haklarımın elimden kayıp gitmesinin an meselesi olmasına öfkeliyim. Mutlu olmaktan önce başarılı olmayı dikte ettikleri için kızgınım, nankörlük etmememi söyleyip istemediğim yolda yürümeyi zorlayanlara kızgınım. Ne olmuş? Bir kişi eksik olsa bu dünyadan, bir kişi hayatını boş hayallere harcasa, bir kişi kaçsa herkesten? En çok da sahip olduklarımı feda etmekten korkan kendime kızgınım. Risk almaktan korkan kendime kızgınım.

Her yerde insanlık hakkında konuşup zerre kadar insanlık yapamayan ülkelere kızgınım, birkaç kağıt parçası için milyonların kanını eline bulaştıran insanlara kızgınım, kötünün iyisini seçmek zorunda bırakan sisteme kızgınım, timsah gözyaşlarına kızgınım, yalan sözlere kızgınım, bunlara izin verdiği için tanrıya kızgınım, bunlara izin verdiğim için kendime kızgınım. Aradığımı bulamazsam diye her şeyi bırakıp gitmeye korkmama kızgınım. Ne kadar ilerlersem o kadar zor olacağı için kızgınım. Bizi her şeyin tadını alıp istemeye ancak hiçbir şeyi tamamlamaya yetmeyecek kadar kısa, tek bir hayatla cezalandırdığı için tanrıya kızgınım.

Ne düşünürsem düşüneyim, ne yazarsam yazayım hep bu noktaya geliyor. İstersem korkayım istersem öfkeleneyim her şey buraya çıkıyor. Dünyanın bu kadarla sınırlı olmaması gerektiği düşünceme.  Sanki gözle göremediğim bir bağım var bu düşünceyle. Eski günlüklerime bakıyorum, ipuçları var, kırıntılar var beni bu yola götüren. Gece gözlerimi kapatırken içimde hapsediyorum bu düşünceyi, sabah gözlerimi açmamla dışarı fışkırıyor, küçük bir çocuk gibi elimden tutuyor ve çekiştiriyor beni. Zihnime bağlı değil, yüreğime bağlı olduğunu hissediyorum. Koparmaya çalıştım uzun süre ama neyle bağlı olduğunu bulamıyorum, külleri üflermiş gibi üflemeye çalıştım, sisi dağıtırmış gibi koşmaya çalıştım, ipi kesermiş gibi kesmeye çalışıyorum, duvarı yıkarmış gibi yıkmaya çalışıyorum… Yok edemediğimi anladım, bazen birkaç günlüğüne uzaklaşıyor, belki avlanıyordur bu vahşi duygu ama her zaman yakaladıklarıyla geri dönüyor. Ben de gitmesini içten içe istemiyorum sanırım. Çünkü bu duyguyu neyin çağırdığını çok iyi biliyorum; neleri okuduğumda, neleri izlediğimde, nereye yürüdüğümde geldiğini çok iyi biliyorum. Ama her gün bunları yaparken buluyorum kendimi, en iyi hissettiğim zamanlar da bunları yaptığım zamanlar oluyor, sonra bu duygu gelmiş mi diye sessizce kolaçan ediyorum etrafımı ve her zaman bir yerlerde saklanan o kıvılcımın yavaş yavaş bana geldiğini hissediyorum. Yakıyor beni belli bir süre sonra ama orada olduğunu hissetmek yaşadığımı kanıtlıyor bana. Hala beni bir yerlere yönlendiren bir dürtüm olduğunu kanıtlıyor.

Bazen bir sessizlik oluyor sabahları, sıradan hissediyorum, gündelik işlerimi yapıyorum ama bunlar inanılmaz bir monotonlukla gerçekleşiyor. Tamamladığımda övgü aldığım ve başarıya giden yolda olduğum kabul edilen bu işler neden bana bu acı kadar zevk vermiyor. Üstüne saygı ve övgü şeklinde ödül aldığım işler neden bir koşullanmış şartlandırma yaratmadı bende? Neden üzerine ödül aldığım şeyi değil de acı çektiğim şeyi istiyorum. İstiyor muyum? İtiraf etmesem de istiyorum?

Asla bitmeyecek. Bunun da yapayım, bunu da yapayım sonra o sesi takip ederim diyeceğim. Asla vaktim olmayacak değil mi bu modern dünyanın hızında? Kimi kandırıyorum. Tıbbı bitirdikten sonra diyeceğim önce, sonra mecburi hizmetten sonra, sonra uzmanlıktan sonra, tez, yükselmek derken yaşlanacağım. Bastonla yürümeye başlayana kadar vaktim olmayacak sesi takip etmek için. O zaman da çok geç olacak her şey için. Ya yarıda bırakırsam her şeyi, geri döndüğümde tamamlayabilecek miyim, kaldığım yerden devam edebilecek miyim? Yarıda bırakırsam istediğim şeyi bulabilecek miyim?

Hep aynı şeyleri yazıyorum, hep aynı şeyleri düşünüyorum. En büyük korkularımın ve en büyük hayallerimin birleştiği bir kilit noktası var. En yoğun duyguları hissettiğim, korkunun soğukluğunun beni ele geçirdiği ve öfkenin ateşinin beni kapladığı bir nokta. Bir süre önce böyle değildim, başka bir duygu hissediyordum. Soğukluk ya da sıcaklık değil, buz ya da ateş değil, bir enerjisi yoktu bu duygunun. Yaşadığım en kötü zamanlardı, bir karanlıktı, bir durgunluktu. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Doğumda Ölenler

Mecburiyetin Sarmaşıkları

Düşünceler 4: İnsanın Göçebe Doğası Üzerine Düşünceler